AHİR ZAMAN FİTNELERİ

ZAMANIMIZIN DEHŞETİ HAKKINDA İKAZLAR

Evet «İslâmiyet noktasında bu asır gayet ehemmi­yetli ve dehşetlidir. Kur’an ve hadîs ih­bar-ı gaybî ile ehl-i imanı onun fitnesinden sa­kındırmak için şiddetle haber vermiş.» (Kastamonu Lâhikası sh: 187)

Buradaki ikaz bütün müslümanlara şamildir. Bu asrın fitnelerini araştırmayan ve gereken tedbirleri alma­yanın içi­nine düşme tehlikesi çok kuvvetlidir.

Bediüzzaman Hazretlerine sorulan bir sual ve ce­vabı:

«Sual: Sen bu zamanın hâdisâtına, fitne-i âhirza­man diyorsun. Halbuki hadiste vârid([37]) olmuş ki, âhirza­manda Allah Allah (c.c.) denilmeyecek; sonra kıyamet kopacak.”

Elcevap

Evvelâ: Fitne-i âhirzamanın müddeti uzun­dur; biz bir faslındayız.

Saniyen: Yerde Allah Allah (c.c.) denilmeyecek­ten murad, Allah’a iman kalkacak demek değil­dir;(HAŞİYE 1) belki Allah’ın namını değiştirecekler demektir. Nasıl ki yerde Allah Allah (c.c.) denil­mezse kıyamet-i kübrâ ko­pacak. Bir memlekette de Allah Allah (c.c.) denilmezse bir nevi kıyamet kopmasına işarettir.(HAŞİYE 2)» (Sikke-i Tasdikî Gaybî sh: 164)

Avrupa felsefesinin beş menfî esasından birisi olan “hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin” (Sözler sh: 133) ve Kur’an (Nisa Suresi 4:117) âyetiyle bildirilen kadınperestlik gibi nefsaniyete da­yanan ve beşeriyette yaygınlaşan mimsiz medeniyet, «Kadınları yuvalarından çı­karıp, per­de­lerini yır­tıp, beşeri de baştan çı­kar­mıştır.» (Sözler sh: 410)

«Hem herkese satılan müzahraf, hodfüruş, gös­te­rici, ri­yakâr bir hüsnü istihsan ettiği için riyakâr­ları alkış­lamış, sanem-misalleri kendi âbidlerine âbide(*) yapmıştır.» (Sözler sh: 541)

..deyip âhirza­man fitnesi­nin ibtidadan intihaya doğru sey­rini nazara veren Bediüzzaman Hazretleri had­îslerde:

«Dünyaya karşı ve kadın­lara karşı müteyak­kız bulunun. Çünki şey­tan ve iblis, her zaman müslümanlara karşı te­tikte ve avcı tuzağını ha­zırlamış bulunmaktadır. Onun avına kapılmanın veya oltasına yem olma­nın en câzibi, kadınların bacaklarıdır.»

Diğer bir hadîste de: «Âhirzamanda en şid­detli harp, ka­dın­lara karşı harbdir.» (Risale-i Nurun Kudsî Kaynakları ha­dîs no: 973)

..gibi hadîslerle ya­pılan ikazları da şöyle izah eder:

«Âhirzamanın fitnesinde en dehşetli rolü oy­na­yan taife-i nisaiye ve onların fit­nesi olduğu, ha­dîsin rivayet­lerinden anlaşı­lıyor. Evet nasıl ki tarihlerde eski za­man­larda “Amazonlar” na­mında gayet silah­şör kadın­lardan mürekkeb bir taife-i aske­riye olarak hârika harbler yaptıkları nakledili­yor. Aynen öyle de: Bu za­manda zen­deka dalaleti, İslâmiyete karşı muharebe­sinde nefs-i emmarenin plâniyle, şey­tan kumanda­sına verilen fırkalardan en dehşetlisi, ya­rım çıplak hanım­lardır ki; açık bacağıyla, dehşetli bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip saldırıyor­lar. Nikah yo­lunu kapamağa, fu­huşhane yolunu geniş­let­tirmeğe çalışarak, çokların ne­fislerini bir­den esir edip, kalb ve ruhlarını kebair([38]) ile ya­ralıyor­lar. Belki o kalblerden bir kısmını öldü­rüyorlar. Bir kaç sene namahrem([39]) heve­satına göstermenin tam cezası ola­rak; o bı­çaklı bacak­lar Cehennem’in odunları olup, en evvel o ba­caklar yanacaklarını ve dün­yada em­niyet ve sadakatı kaybettiği için, hilkaten([40]) çok iste­diği ve fıtraten çok muhtaç olduğu münasib kocayı daha bulamaz. Bulsa da başına belâ bulur. Hattâ bu halin neticesi olarak, o âhirzamanda, bazı yer­lerde ni­kaha rağbetsizlik ve riayetsizlik yü­zünden, kırk kadına bir erkek nezaret ede­cek derecede ehemmi­yetsiz, sa­hipsiz, kıymetsiz bir surete gireceği, had­îsin rivayetin­den an­laşılı­yor.» (Gençlik Rehberi sh: 23)

«Rivayette var ki, “Fitne-i âhirza­man o kadar deh­şetlidir ki, kimse nef­sine hâkim olmaz.”([41]) Bunun için bin üç yüz sene zarfında emr-i Peygamberî ile bü­tün ümmet o fitneden istiâze([42]) et­miş, azab-ı ka­bir­den sonra ‘min fitnetiddeccali ve min fitneti âhirizzaman’([43]) vird-i ümmet ol­muş.

Allahu a’lem bissavab, bunun bir tevili şu­dur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çe­ker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâp eder­ler. Meselâ, Rusya’da hamamlarda kadın-erkek bera­ber çıplak girerler. Ve kadın, kendi güzellik­lerini gös­ter­meye fıtraten çok meyyal olmasından, seve seve o fit­neye atılır, baştan çıkar. Ve fıtraten cemalpe­rest([44]) er­kek­ler dahi, nefsine mağlûp olup o ateşe sar­hoşâne bir sü­rurla düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o za­manın lehviyatları([45]) ve kebairleri ve bid’a­ları, bi­rer câzibedar­lıkla pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa, cebr-i mutlakla([46]) olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz.» (Şualar sh: 584)

Resul-i Ekrem (A.S.M.) «Nakl-i sahih-i kat’î ile, fer­man etmiş ki: ‘iza meşevûl mütaytâü ve hademethüm benatü farise verrûmi...ilh.’ deyip,  “Ne vakit size Fars ve Rum kız­ları hiz­met etti; o vakit belânız, fit­ne­niz içinize girecek, harbiniz dahilî ola­cak, şerirleriniz başa geçip ha­yırlı­lar ve iyile­rinize musallat olacaklar”([47]) haber vermiş. Otuz sene sonra haber ver­diği gibi çıkmış.» (Mektubat sh: 107)

Bir hadîs-i şerifte de şöyle buyuruluyor:

«Resulullah (A.S.M.): Benden sonra er­kek­lere ka­dınlardan daha zararlı bir fitne, bir imtihan vesi­lesi bırakmadım.»([48])

«Nitekim ‘ennisâü habailüş şeytani’([49]) “Kadınlar şeytanın ağlarıdır” denilmiş­tir. Şeytanlar başka tarik ile aldatamadık­larını, en zi­yade kadınla aldatır.» (Elmalı Tefsiri sh: 1471)

Diğer bir hadîs meali de şöyledir:

«İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki: Onların endişeleri mideleri olacak, şerefleri de meta-ı dünya olacak ve kıbleleri de ka­dınları olacak ve dinleri de dirhem ve dinar­ları (paraları) olacak. Bunlar mahlu­katın en şerlileridir ve Allah ka­tında onların hiç na­sibleri yoktur.» (Keşf-ül Hafa hadîs: 3270) (Ramuz-ul Ehadîs sh: 504)

«Âhirzamanda bir şahsın hatiat([50]) ve gü­nahla­rının gayet dehşetli bir yekûn teşkil ettiğine dair ri­vayetler vardır. Eskide acaba âdi bir adam, binler adam kadar günah iş­leyebilir mi ve o âhirzamanda bildiğimiz gü­nahlardan başka hangi günahlardır ki kâinatın hey’et-i mecmuasına dokunur, kı­yametin kopmasına ve dün­ya­ları başlarına harab olmasına sebebiyet verir, diye dü­şü­nürdüm. Şimdi bu za­manda müteaddid es­babını([51]) gör­dük.

Ezcümle müteaddid vücuhundan([52]) rad­yomla an­la­şıldı ki: O bir tek adam bir tek ke­lime ile, bir mil­yon kebairi birden iş­ler ve milyonlarla insanı din­lettir­mekle günaha sokar. Evet, küre-i hava­nın yüz­binler ke­limeleri birden söyleyen ve bir dili olan radyo un­suru, nev-i beşere öyle bir ni­met-i İlâhiyedir ki, küre-i havayı bü­tün zer­ratıyla şükür ve hamd ü sena ile dol­durmak lâzım gelirken, dalâlet­ten te­vellüd([53]) eden sefa­het-i beşe­riye, o azîm nimeti şükrün aksine isti’mal et­tiğinden el­bette tokat yiye­cek.» (Kastamonu Lâhikası sh: 71)

Bilhassa zamanımızda tekniğin gelişme­siyle bü­tün in­sanlara tesir etmek imkânını ve­ren neşir organları yoluyla ve nefsanî zevklerin ca­zibedarlığıyla insanları diyanetten, ma­nevi­yat­tan alıkoymak ve sefahete atmak olan din düş­manla­rının dehşetli plânlarından, Kur’an (Lokman Sûresi 31:6) ve emsali âyetle­riyle insanları ikaz eder. Keza İblis’in ve İblis’e bağlı olan se­fih insî şey­tanla­rın, yani münafık cereyanların halkı şe­hevî çalgılarla dalalete it­mesine ve ihti­lalci ve neşri­yatta yaygaracı müfsidlere işaret eden (İsrâ Sûresi 17:64) âyeti de gayetle câlib-i dik­kattir.

Bir rivayette buyuruluyor ki:

«Şarkıcı cariyeleri ne satın, ne de sa­tın alın, ne de öğretin. Onlarla yapılan ti­ca­rette hayır yoktur, parası da haramdır. “İnsanlardan bazıları, Allah yo­lundan sap­tırmak için boş lafa müşteri çı­kan­lar var­dır.” (Lokman Suresi, 6) âyet-i celilesi bu gibi­lerin hakkında nazil olmuştur.»([54])

Diğer bir rivayet de şöyledir

Abdullah (R.A.) dan: Peygamber (A.S.M.) dedi ki: Şarkı ve çalgı, kalbde nifak tohum­larının bitme­sini sağlar.» ([55])

Bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyuruyor:

«Size benden sonra dört fitne gele­cek­tir. Dördüncüsü geldiğinde, kulağa bir şey girmez, göz görmez ve her tarafı fitne sa­rar. Ümmet bir be­lâya mübtela olur, yıla­nın çöreklenmesi gibi. Öyle ki, onda ma’ruf([56]) in­kâr edilir, münker([57]) ise maruf sayılır. Ve bu fitnede, insanların bedeni öldüğü gibi kalb­leri de ölür.»([58])

İnsanın hakiki ilim ve fazileti kazanmasının iki temel menbaı, naklî ve aklî delillerdir. Kulak naklî delillerin, göz aklî delillerin iki ana ciha­zıdır. Fitneye düşmemek is­teyen bu mühim iki organı asıl vazifelerinde istihdam edip nef­sin âleti olarak kullanmamalıdır.

Diğer bir hadîs de özetle şu mealdedir:

«Âhirzaman fitnesinde bozuk insanların kalb­leri şeytan kalbi gibidir.

Kan dökücü (anarşist ve ih­ti­lalci, fâsık)tırlar.

Çocukları uram (edebsiz ve hır­çın); ([60])

gençleri haya­sız ve vakarsız;

yaşlıları emr-i bil-ma’rufu yapmaz; sünneti bid’at gibi, bid’atı sünnet gibi görürler;

idarecileri tâgi ve müfsiddir..; 

İşte o zaman Allah onlara şerlilerini musal­lat eder. Hayırlıların duası (ve daveti) kabul olmaz.» (Ramuz-ul Ehadîs no: 502)

Acibdir ki bu gibi rivayetler, bu yaşanan, âhirzaman fit­nesini aynen haber veriyor. Hayasızlık, açık­saçıklık gibi günah­lar medenîlik namı al­tında iftiharla alenî işleniyor. Bu hayatı, 1400 sene evvel kemal-i ciddiyetle haber veren zatın Peygamberliği aşikârdır. Eğer Allah bil­dirmezse, bir beşer düşüncesiyle böyle gaybiy­yatı ihbar etmek müm­kün değildir.

Bir hadîs-i şerif mealinde buyu­ruluyor ki:

«Âhirzaman fitne­sinde kişi mü’min olarak sabah­lar, kâ­fir olarak ak­şamlar. Ancak Allah’ın ilim ile ihya ettiği kimseler müstesnadır.»([61])

 Çünki İslâm cemiye­tinde taklidî iman kâfi olsa da, fitne zamanlarındaki bo­zuk cemi­yetlerde mü’min iman-ı tahkikî ile hak ve batılı ayırıp kendi hayatında iman nuru ile hakkı ta­kib eder. Medeniyet namı altında işlenen günah ve haramı  tanır.

Diğer bir cihette de: «Bu âhirzaman fit­nesinde açlık ehemmiyetli bir rol oy­nayacak. Onunla ehl-i dalalet, biçare aç ehl-i imanı derd-i maişet([62]) içinde boğ­du­rup, hissiyat-ı diniyeyi([63]) ya unutturup ya ikinci, üçüncü derecede bırakmağa ça­lışacak([64]) diye, rivayet­lerden anlaşılıyor.» (Kastamonu Lâhikası sh: 140)

Âhirzaman fitnesinde terk-i imarete ve makamat-ı resmiyeyi istememeye dair bir kaç hadîs meallerini, yal­nız ibret ve teyakkuz ma­kamında olarak burada dercet­mek mü­nasib gö­rüldü. Şöyle ki:

«İnsanların akaidlerini bozduklarını, ema­net­le­rini hafife aldıklarını ve -parmaklarını birbirine ge­çirip- böyle olduk­larını gördü­ğün zaman; evini ter­cih et, lisa­nına sahib ol, maruf olanı al, münkeri bı­rak, kendi işinde meşgul ol ve ammenin iş­lerini kendi­lerine bırak.» ([65])

 

 

[37] gelmiş

HAŞİYE 1 Çünkü hadiste vardır ki, (la tezalü taifeten min ümmetî zahirîne alâl hakka ilâ kıyamis saati)

Bu hadis diğer hadisi takyid ediyor.

[Bu­harî, İ’tisam: 10; Müslim, İman: 247, İmâre: 170, 173, 174; Ebû Dâvud, Fiten: 1; Tirmizî, Fiten: 27, 51; İbni Mâce, Mukaddime: 1, Fiten: 9; Müsned, 5:34, 269, 278, 279; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:449-450, 550.]

HAŞİYE 2 Yedi sene evvel yazılan bu işâret-i gaybiye aynen vukua geldi. Herkes gördü. Evet bu geçen zelzele, kıyametin zelzele-i kübrasından haber verir gibi sarstı, fakat akılları başlarına gelmedi.

HAŞİYE 2 Yedi sene evvel yazılan bu işâret-i gaybiye aynen vukua geldi. Herkes gördü. Evet bu geçen zelzele, kıyametin zelzele-i kübrasından haber verir gibi sarstı, fakat akılları başlarına gelmedi.

(*): Yani o sanem-misaller perestişkârlarının heve­sat­larına hoş görünmek ve teveccühlerini kazanmak için riyakârane gösteriş ile ibadet gibi bir vaziyet gösteriyor­lar. -Said Nursi (r.a.)-

[38] büyük günahlar

[39] Şer'an, evlenmeğe mani akrabalığı olmayanlar

 

[40] yaratılışında bulunan

[41] Süyûtî, el-Fethü'l-Kebîr: 1:315, 2:185, 3:9; el-Hâvî Li'l-Fetâva: 2:217;  Ebû Abdullah Deylemî, Müsnedü'l-Firdevs: 1:266.

[42] Allah’a sığınmak

[43]  Buhari, Daavât: 37, 39, 44, 45, 46, Ezan: 149, Cenâiz: 88, Fiten: 26; Müslim, Mesâcid: 127, 128, 130-134; Müsned, 6:139.

[44] güzelliği ileri derecede seven

[45] kadınlı erkekli haram eğlenceleri ve oyunları

[46] kesin bir zorlamayla

[47] Tirmizî (tahkik: Ahmed Şâkir), no. 2262; el-Elbânî, Silsiletü’l-Ehâdîsi’s-Sahîha, 954; el-Heysemî, Mecme­u’z-Zevâid, 10:232, 237.

mevlid kandili

Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı zât-ı Ahmediye

Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi,

en birinci anahtarı dahi Bismillâhirrahmânirrahîm'dir.

Ve en kolay bir anahtarı da salâvattır.

 

rasulullahın dünyaya teşriflerini idrak etmeye çalıştığımız mubarek veladet gecesinde O'nu s.a.v. layıkıyla tanıyıp ümmeti olma şerefine nail olan kullardan olmayı Yüce Allah c.c. dan niyaz ederiz

Yorum (0) Yorum yaz!

Neden Salavat Önemli

1-Bilindiği üzere Efendimiz (sas) Hazretleri’nin adı anıldığında duyan her Müslüman’ın salavat getirmesi ihmal edilmez bir görevi, unutulmaz bir vefa borcudur.

O kadar ki, O’nun irşadıyla var oluş hikmetini anlayan her Müslüman’ın üzerine bu salavatın ömründe bir keresi farz, sonrakileri vacip, tekrarlarda ise sünnet olduğu bildirilmiş, salavatın terki ise şefaatten mahrumiyete sebeptir, denmiştir.

İyilik gördüğü kimselere iyilik etme minnettarlığı duyan, hatta bir kahvenin kırk yıl hatırını sayan insanlar, ebedi hayatını kurtarmaya vesile olan Resulüllah’a da (sas) elbette minnettarlık duyacak, adını duyunca büyük bir hürmet ve sevgiyle salavat getirecek, böylece gösterdiği bu bağlılıkla da şefaatine nail olacaktır.

Nitekim Ahzab Suresi ayet 56’da Rabbimiz de salavat getirmeyi emretmektedir:
–Şüphesiz Allah ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey iman edenler! Siz de O’na tam bir teslimiyetle salat ve selam edin!.

Bu ayetin emri gereği olarak ömürde bir defa salavat getirmek farz, sonraları her ilk duyuşta vacip, aynı yerde tekrarlanmalarda ise sünnet olduğu ifade edilmiştir. Anlaşılan odur ki, getirilen salat–ü selamdan hem Rabbimiz, hem de melekleri razı olmakta, ayrıca melekler salavat getirenlere de dua etmekteler.

Hadis kitaplarında görüyoruz ki, Efendimizin (sas) Cennet’teki makamının yükselmesine sebep olan salavatı okuyan insana melekler, “Allah da senin makamını yükseltsin!” diye dua etmekte, öteki melekler de bu duaya amin demekteler. Salavat getiremeyene ise, “Allah da senin makamını yükseltmesin!” diye tepki göstermekte, öteki melekler de bu tepkiye amin diyerek iştirak etmekteler.

Demek ki, Efendimizin (sas) adını duyunca salavat getirenler meleklerin hayır duasını alır, getirmeyenler ise bedduasına maruz kalırlar. Ayrıca, Peygamberimiz (sas) de, adını duyduğu halde salavat getirmeyen vefasız ümmetine kırılmakta, bunu da “burnu sürtülsün!” sitemiyle dile getirmektedir.

Salavatın çeşidi sayılamayacak kadar çoktur. Bunların en meşhurları da namazlarda tahiyyattan sonra okuduğumuz, “Allahümme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammed” ile “Sallallahü aleyhi vesellem” salavatlarıdır.

Manaları şöyle özetlenebilir:

–Rabbimizin rahmeti, meleklerinin istiğfarı ve bizim de selamımız Efendimiz Hazreti Muhammed ve ailesi üzerine olsun.

Bu gibi salavatlar Efendimize has bir dua olduğundan O’na mahsus duayı Rabbimiz reddetmez. Bu niyetle bizler de özel dualarımıza redde uğramayan salavatla başlar, salavatla bitirirsek iki makbul dua arasına aldığımız duamızın kabul olacağını ümit ederiz.

Okuma ve yazmalarda ise Efendimizin (sas) adı geçince açıkça:

–“Allahümme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammed” yahut da “Sallallahü aleyhi ve sellem” demek en güzeli olduğu gibi, yazanların salavatın baş harfleriyle (asm) yahut da (sas) şeklinde işaretlemeleri de salavatı hatırlatmak demektir. Ancak yazıda bu gibi salavat getirme işaretleri çoğalınca okuyanlar bazen zorlanmakta ve maksadının aksine, hürmet için konan işaretler bazen hürmet zedelenmesine de sebep olmaktadır. Böyle bir hürmet eksilmesine sebep olmaktansa işaretleri azaltıp okuyanın irfanına bırakmakta isabet olsa gerektir.

Efendimize getirilen salavat, günahının affına sebep denemez. Çünkü O’nun böyle bir durumu söz konusu değildir. Makamının yükselmesine vesiledir. O yüzden Efendimizin makamını kimse tahmin ve tespit edememektedir. Çünkü her saniye, iyiliğine sebep olduğu ümmetinden nehirler gibi salavat duaları akmakta, böylece yükselmenin hiç durmayıp kıyamete kadar da devam edeceği anlaşılmaktadır.

Tarihi bir saygı örneği:

Sultan Mahmud Gaznevi, Muhammed adındaki hizmetçisine her defasında çok sevdiği bu Muhammed adıyla hitap ettiği halde bir defa da babasının ismiyle hitap eder. Buna üzülen hizmetçi, neden çok sevdiği güzel ismiyle değil de babasının ismiyle çağırdığını sorunca Sultan’dan şu cevabı alır:

–Ben her defa abdestli bulunuyor, o yüce ismi abdestle söylüyordum. Bu defa abdestim yok! O mübarek ismi abdestsiz ağzıma almaktan utandım!

 

 

internetten alıntıdır

Yorum (0) Yorum yaz!

Yorum (0) Yorum yaz!

risale-i nurun sadeleştirilmesi

M.Fethullah Gülen Hocaefendi'nin bazı talebelere Risale-i Nur'u anlamak üzere ve sadeleştirme hakkında sohbetinde, talebelerin kaydettiği bazı beyan ve ifadeleri:

Arapça'da 62.000 kelimenin Türkçe karşılığı yoktur. Siz isteseniz de tam tercüme yapamazsınız. Mesela Rububiyet, Uluhiyet..., gibi. Bu kelimelerin karşılğı yoktur. Arapça'dan tercüme kesinlikle orjinal olmaz ve mana bozulur. En az verim de maalesef Türkçe tercümede olmaktadır. Risaleleri anlamak için sadece dilde ısrar etmemelidir. Biraz sabır, azıcık gayret ve dikkat inşallah hedefe ulaştırır.

Kitap sadeleştirme speküle bir meseledir, mevzudur. Tercüme edilen eserler bir bakıma incil akibeti gibidir. Her sadeleştirmede bir çok tavizler verilir. Ve açılan kapı kapanamaz. Risalelerin en ağır yerleri ya Medrese-i Yusufiye'de ya da 10-12 hastalığın insanın üzerinde abandığı dönemlerde katip usulü yazılmıştır. (Katip usulü demekle; Hocaefendi Nurların tamamen ihtiyarı haricinde mahza İlham-ı İlahî olduğunu beyan etmektedir.) Yazılışında dahi bir hikmet vardır. İslam'a doymuş ve dolmuş insanlar olmak için bu kitapları mukayeseli olarak en az 5 (beş) defa okumak gereklidir. Bir ara 3 (üç) defa okunsa da olur demiştim ki Üstadım beni rüyada iken ikaz etti tekrar bu sayıyı beşe çıkardım. Kitapları iyi bilen ağabeyleri ve kardeşleri bulmaya çalışın ve mütalaa edin. Risale-i Nurlar çok kıskançtır ve kendine aşık olmayana yüzündeki peçeyi sıyırmaz. Müellifi Muhteremin neşredilmemiş kitaplarından tutun da; Lenin'e, Freud'a, Marks'a kadar hepsini okudum. Dedim ki; onların yollarını taktiklerini de öğreneyim. Ama şimdi diyorum ki; bu kitapları (Risale-i Nurları ) en az beş defa okuyun, başka bir şey istemez!... Risaleleri şu zamanda iyice anlamadan başka şeylere tevessül ederseniz; bir yerde mutlaka mantık hatası yaparsınız. Eğer siz İstanbul'da üçlerin, Urfa'da ikilerin elle sayıldığı bir dönemi idrak etseydiniz, şimdiki şu halde şükreder ve vefa ne demek o zaman anlardınız. Risaleler okyanus gibidir... Bazı yerleri sahil kıyısı gibidir. Bazı yerleri 25-30 metre gibidir, -ihtisas ister. Bazı yerler vardır ki bir kaç yüz metredir ve kalp ve ruhun derece-i hayatına çıkmayan orada yüzemez. Bazı yerler bir kaç bin metre derinlikteki yerlere benzerler. Kalbi nefsine, cesedi midesine galebe edemeyenler oralarda yüzemezler. En büyük transatlantikler dahi Guamm çukurundaki merkezkaç kuvveti riskini göze almazlar. Bazı yerler Allah'ın kainata va'zettiği mizana ayna olarak Everest tepesinin zıddı. Guamm çukuru gibi derindir ki (11.000m.) orada yüzmek için Vekil-i Müceddit-i Elf-i Salis-i Aşr olmak; öyle bir dalgıç olmak lazımdır.

Yorum (0) Yorum yaz!


kendi chat kutun olsun! büyüt!